23 Ocak 2012 Pazartesi

neydi o bir zamanlar..

oysa bi zamanlar ne güzel bir çocuktum ben.. gözlerim 1.75 numara bozuk değilken, yani dünyaya puslu bakmaya başlamamışken, renkleri daha tam anlamlandıramazken, her şey tozpembeyken, beyazken, hayallerim temizken ve anne sütünden başka bişey içmemişken..haramı görmemiş, günahı tanımamışken..

oysa bir zamanlar ne güzel gülüşe sahiptim ben.. içten, sıcak, dünyaya kafa tutarcasına, haksızlığa, zulme, açlığa, savaşa küfreder gibi, onlarla dalga geçer gibi gülerdim..daha acıyla tanışmamışken ya da bildiğim tek acı kırmızı biberken..öyle bişiy işte.. ve yine o zamanlar, kız halime bakmadan, kurduğum hayallerim vardı, daha cinsiyet ayrımcılığı denilen o melun şeyle tanışmamışken..

ama şimdi o zamanlarda kalan bütün güzel şeyler, tozlu kitaplarda, eski raflarda yerini aldı, geriye de birkaç fotoğraf kaldı albümlerde bakılmayı bekleyen..bütün inandıklarım, kendilerini başı sonu belli olmayan ırmaklara bıraktılar ve öylece süzülüp gittiler hiçliğe doğru.. bana ise kalan, 19 yıllık birikimin, inancın, her haltın kocaman bir sıfır olduğuydu..

o kadar sene, hayatı anlamlandırma, kendini tanıma konusunda bir arpa boyu kadar bile yol alamadığımın yegane temsilcisi işte o süzülüp gidenlerdi..şimdi ise okuduğum her kitabın en kıytırık cümlelerinin yazdığı birer sayfa var elimde, sıfırı tüketeli  ve mucizelere inanmayı bırakalı ne kadar zaman oldu hatırlamıyorum bile..

ayrıca yaşlanıyorum yalan değil.. 19 oldum yarın 20.. bunun 30'u var ama sadece yaş alıyorum! yaptığım birşey yok, işe yaramıyorum, okuyorsun ya diyorlar yetmiyor bu.. her cephede yenilmiş bir asker gibiyim, komutanlarım ölmüş, hizmet ettiğim devlet çökmüş, onun hükümeti düşmüş.. senelerdir askerlikten başka birşey bilmem, sivil hayatı tanımam, başımı kovuğumdan çıkarsam, bomba yağacak diye korkuyorum..ruh halim tam da bu..

ne yapsam bilmiyorum.. inandıklarımın peşinden gidip, neden beni bıraktınız mı diyeyim, gidip kendime inanacak yeni şeyler mi bulayım, alayınızın Allah belasını versin deyip, ormanda yolumu mu arayayım? bi işaret bekliyorum her seferinde ama gelen işaretten de bişey anlayacak kadar çalışmıyor kafam.. off özetle ben çocuk olmak istiyorum..o zamanlar ben büyüyünce diye başlayan bi sürü iddalı cümleler kurardım, şimdi ise zamanın azizliği ve hayatın çaresizliği önünde eğiliyor başım..



22 Ocak 2012 Pazar

90'lar çılgınlığı ve milenyum

bodozlama bahsini etmek istediğim konuya giricem.. dün gece twitter'da 90'lar patladı gitti resmen, okan da iyi bir program yaptı, adam her zaman iyi zaten, en azından tarzını sevdiğim, samimi bulduğum biri.. olay bu değil, 90'lar patladı ya, herkes heybesinde ne varsa çıkardı döktü ortaya.. 90'lar şu demek bu demek, ay ne güzeldi, neydi o bir zamanlar diye cümleler kuruldu..ben de kurdum, yalan değil.. sonrasında garip bi his, acı bi tat.. bi hüzün, melankoli, bulunduğumuz çağın anlamsızlığı düştü aklımıza, hadi itiraf edin, herkes 90'lara dönmek istedi, youtube'dan eski şarkılar aranıp yeniden dinlendi, hala saklanıyorsa, yüksek belli pantolonlar sandıklardan çıkarıldı, resimlere bakıldı, hatta gece gece gidip bakkal bakkal dolaşılıp sulu göz, tüpte çokokrem, tasolu cipsler arandı.. hiçbir şeyde eski tatlar yok dendi, tamam haklısınız..

ama bugün bakıyorum hala "mood:90's" herkes akşamdan kalma bi 90'ların özlemini çekip duruyor, milenyuma lanet ediyor.. 90'ları bu kadar güzel kılan -en azından çoğumuz için konuşuyorum- çocukluk ve gençlik yıllarımız oluşu değil mi? aslında özlenen o füzo denilen-bunu da sonradan öğrendim- kendi deyimimle topuktan geçmeli tayt giymek, küt saç kestirip arkadan uzun bir kuyruk bırakmak, yüksel bel pantolon giyip, gömlekleri içine sokmak ya da kıytırık göz yaşartan bi sakızı çiğnemek ya da eminönün'de 100 tanesini çok ucuz bi meblaya alabileceğin, cipslerde çıkacak diye kıçını yırttığın, uğruna mahalle kavgası başlattığın aptal tasolar, sürekli hayal kuran 30 gösteren liseli bediş ya da pazar akşamı banyo yapmak falan değildi.. özlediğimiz, çocukluğumuz, masumiyetimizdi..

hem şimdi 90'ları salya sümük anan bizler, 2000'li yıllara girerken, wuhuu 21. yy'a girdik diye havalara uçmadık mı? yeni açılan dükkanlara, milenyum cafe, emlak, kırtasiye, kuaför gibi v.s bi sürü isimler verip ortalığı milenyum isimli yerlerle kırıp geçirmedik mi? 90'ların kıymetini içinde yaşarken bildik mi, hayır... her devrin bi güzelliği olduğuna inanıyorum ve her şey zamanında güzeldi..o nedenle önümüze bakalım şimdi..

90'larda çocuk olan nesil için konuşuyorum, yarın öbür gün de, 2000'ler şöyleydi, kızlar saçlarını hep maşa yaparlardı, ayy o saçma sapan çıt çıtları az mı takardık, hele o ugg'lar neydi öyle balıkçı ayakkabısı gibiydi ama ben de giyiyordum kahretsin,  erkekler saçlarını jöleyle havaya dikerdi, bavul gibi kol çantalrı takardık, aşk-ı memnu herkesin dilindeydi, kavak yelleri dallas gibiydi vs. şeklinde anlatmayacak mıyız ya da twitter'da hoşlandığımız kişiyi takip ederdik, face'de dürterdik bilmem ne diye yad etmeyecek miyiz bu günleri, o zaman da 2000'ler her şeyin anlamlı olduğu, bi değerinin olduğu yıllar olacak.. bundandır ki önemli olan, anın kıymetini bilebilmek.. o'nu değerlendirmek..

hem zaten hayat kısa.. hadi çıkıp bi yerle gidin, durmayın evde.. ileride 2000'lerde canımız sıkıldığında cafelere giderdik, kendimizi orda burda check in yapardık dersiniz belki de.. hatırlayacak güzel bi anınız olur..

21 Ocak 2012 Cumartesi

kapak olsun!

kahretsin ki hümanist bir insanım, insanlığı seviyorum, aslında böyle olmaması lazım değil mi? herkese aynı değeri verdiğimden denklemleri bi türlü çözemiyorum..bundandır matematiğimin kötü oluşu..herkese aynı değeri vermediğimde ise x,y,z diye sınıflandıracağıma gidip x1, x2, x6.. şeklinde isimlendirdiğimden birbirine karıştırıyorum, ömür boyu yanımda kalması gereken insanlarla, gelip geçici muhabbetler ile kapı dışarı edilecekler birbirine dolanıyor.. hal böyle olunca, ömürlüklerle, sezonluklar birbirine karışıyor.. kilosu 10 kuruş olan buğdayla, 2 kuruş olan buğdayın karışması gibi birşey bu.. ayırması zor, zararı büyük! yazık, 10 kuruşluk buğdaya da bana da..

işte bugün de bunun ayrımı net bir şekilde yaptığım bir gün.. öyle adam ol diye ayar vermekle olmuyor işte.. karşıma dikilince, şaşırıp kalıyorum.. karşımdakinin cüretine, cehaletinden gelen cesaretine.. ama her defasında aynalar üzerime üzerime gelip, senin suçun diyor, radyolarda, kendin ettin kendin buldun şarkıları çalıyor, biletlerin üzerinde bile, hiç şimdi hayıflanma, suç bende değil sende, yazabiliyor! yazsın tabi haklı da..

ve şunu da anladım.. bazı insanlar, gerçekten "eksikliklerini" bastırmak için saçma sapan yollara başvuruyorlar.. mesela, çok çirkinler sürekli güzelim diyerek, çok aptallar akıllıyım nutukları çekerek, ayının önde gidenleri, kibar feyzo gibi takılmaya çalışarak, şerefsizler, namusluyum şöyleyim böyleyim diye palavra atarak.. hepsi, mutlaka bir şekilde aşağıda kalan egolarını şişirmeye çalışıyorlar ama yapmasınlar.. çünkü hayvanlaşıyorlar! ve daha çok batıyorlar göze.. misal, diyelim bi parmağınız yok.. siz sürekli ne mükemmel parmaklara sahip olduğunuzdan bahsettiğiniz zaman, insanlar aa ne mükemmel 9 parmağı var demez, bi parmağı yokmuş derler.. yani yoktan yere dikkatleri ellerinize çekmiş olursunuz, bu sizi kalem parmaklı falan yapmaz! güzellik, çirkinlik, zeka bunlar Allah vergisi şeyler, olabilir de olmayabilir de.. ama karakter de doğuştan gelmiyor ya, insan olmak önemli..

şimdi, kendim geriye yaslandım, bir liste yaptım, canımdan daha değerliler, canım kadar değerliler, güzellik katanlar, olmasa da olurlar, kapı dışındakiler, kara kediler, öküzler, embesiller şeklinde.. öyle iyi yaptım ki ayrımlarını bütün bu gönül listemdeki sosyal sınıfların, kast sisteminden daha ağır şartları, sınıflar arası geçişlerin.. bundan sonra böyle, berlin duvarı'ndan daha sağlam bir duvar çektim  bazı insanlarla arama, dışında olup da içine geçebilene aşk olsun!

ben lafımı söyledim, anlayana kapak olsun..



15 Ocak 2012 Pazar

aşk kaç beden giyer?


güzel şarkı.. hadise zaten, muazzam derecede ekran ışığına sahip bir kadın.. bunlardan bahsetmek değil amacım, şarkı piyasaya çıkalı uzun zaman oldu, herkes ezberledi, mp3'e atıp dinledi falan.. benim cımbızlamak istediğim şey sadece şarkının ismi! bir arkadaşım soktu bu konuyu aklıma.. aşk kaç beden giyer fulya, yazsana bunu, dedi.. o zaman şöyle kafada bi kaç ampül yandı, ilham perisi kapımı çalmadı ama bu sefer bi adamını yolladı, oturduk, konuştuk bir karara vardık..

bi insan kaç defa sever hayatında, kaç kere aşık olur, kaç kişiye bütün zincirlerini kıracak, bütün engellerini aşacak ve bütün tabularını yıkacak kadar güvenir? insanına göre değişir derim ama kara bir sevdaya tutulup da onu mezara kadar götüren insan tipi artık neslini tüketti, bu gerçeği de yadsıyamayız.. birine saplantılı derece aşık olan, karşı taraftan hiçbir tepki gelmediği halde, sevgisini uzun yıllar sürdüren insanları inceledim bir süre.. genelinin özgüven problemi var.. ben başka bir ihtimal düşünemiyorum, belki böyle olmadığımdandır, bilinmez.. zaten hepi topu ortalama 60 yıllık insan ömrünün, kısacık 13 yıllık gençlik döneminde (17-29) kafasını bir tek kişiye takıp, sefilleri oynamasını da saçma buluyorum..

aşk, ancak karşılıklı olduğu zaman sonsuz olmalı..aşk kaç beden giyer, burda devreye giriyor işte.. sen o'nu seviyorsun, o seni seviyor.. her şey iyi güzel, araya hop bi kara kedi! aldatmak! dünyanın en iğrenç şeylerinden biri, hatta 7 affedilmez günaha bile dahil edilebilir o derece! ne gereği var yani? bi tane gül gibi, tamam gül olmasın papatya olsun o, hatta ot olsun mühim değil ama biri var yani.. açgözlülüğün, doyumsuzluğun alemi ne? bu seni daha mı güçlü yapar? daha mı mutlu? birine yalan söyleyerek yaşamak, üstelik seni her şeyden çok seven birinden bişeyler gizleyerek yaşamak, ne kadar mutlu eder insanı? adrenalin mi istiyorsun, git kendini köprüden at! zaten bu karaktersizliği yapıyorsan, git at yani yeridir zaten..

aldatan kötü pis kaka falan, hadi gelelim aldatılana.. şimdi artık devir değişti, kadınlar erkeklerden çok aldatıyor, görüyoruz örneklerini her gün.. öyle ya, şerefsizliğin dilini dini cinsiyeti yok! neyse, adaltılan, ne yapmalı, hadi bas tekmeyi çık git, bırak Allah'ından bulsunlar bilmem ne.. kuru gürültü, herkes birşey söylüyor, ne yapmalı? önce bi sakin.. bi bekleyin, derim ben.. zira, öfkeyle kalkan zararla oturur.. o nedenle biraz sukunet iyidir..  bi yüzünüzü yıkayın, bi bardak soğuk su için falan, hatta takvimde okudum, abdest alın, şu ateşi söndürür diye yazıyor böyle durumlar için, deneyebilirsiniz.. sonuç olarak bir müddet tanıyın kendinize ve iş affetmeye gelecekse asla affetmeyin! çünkü günah öyle birşeydir ki, ona bir kere elini batıran asla çıkartamaz.. en iyi insan pişman olmuştur insan lafına da inanmayın, pişmanlıklar da beklentiler gibidir, sadece üzer ama bi getirisi olmaz, insanlar değişmezler bunu bilin..

bi de aldattıranı var bu işin.. o zaten ayrı bir tip.. kızlar sizin için konuşuyorum, saçını falan çekmeye kalkmayın, bunun modası geçti, illa dövmek falan amacınızsa, gidin adam gibi karate falan öğrenin, erkeklere ooo yeeaa kız kavgası izliyoruz zevkini yaşatmayın.. erkekler sizin için konuşuyorum; bence siz hiç el atmayın abiler, hani sonra kavga büyüyor falan.. ceketinizi alın, gidin! efendi efendi, ağır ağır..

sonuç olarak; hadi herkes bi aynaya baksın, kendine çeki düzen versin, bir sevdiği varsa bir dk durmasın gitsin arasın, sevip de söyleyemiyorsa söylesin, hayır klişe gelebilir ama yapsın bunu.. çünkü hayat çok kısa ve anlamsız.. bu kadar basit-kısa ve anlamsız bir hayatı, ne parayla ne başarıyla sadece ve sadece sevgiyle anlamlandırabiliriz.. her şey bulunuyor çünkü hayatta ama sevgi şimdilerin petrolü gibi, birilerinin tekelinde!

peki esas soru, aşk kaç beden giyer?

kalçaya göre değişir derim ben.. hani bunun 38'i var 40'ı var.. 46'sı var değil mi ama?




8 Ocak 2012 Pazar

19 yaş bunalımı ve diğerleri..





19 yaş..

insanın hayatının en önemli iki yaşından birisi.. diğeri de 29 ve zaten 30'dan sonra her şey kronikleşiyor insanın hayatında.. 30'dan sonraki aşklar alışkanlık oluyor, metropol insanları 30'dan sonra anne oluyor, iyi bir iş sahibi oluyorsun/olmaya çalışıyorsun ve her şeyden önemlisi 25'ten sonra ufaktan çizgimsi kıvrımlar kaplamaya başlıyor yüzünü ki bu 30'dan sonra artık iyiden iyiye kırışıklık halini alıyor..35 zaten yolu yarısı..yani, saçlarını kıpkırmızı ya da pespembe boyatıp, dar pantolonlarınla dolanamıyorsun istiklal'de ya da bi balıkçının kovasını denize döküp kaçtığında herkes sana "gerizekalı" gözüyle bakmaya başlıyor..

artık, gencin de dışında bir yetişkin oluveriyorsun..ben öyle olmak istemiyorum deme, toplum sana bunu empoze ediyor..hatta dikkat edilirse, kadınların büyük bir çoğunluğu 30'dan sonra beline kadar uzun saçla dolaşmıyor pek, kısa "anne" saçı kestiriyor hepsi.."yaşına başına yakışan" kavramı çıkıyor ortaya, sokak ortasında deli gibi bağıramıyorsun ya da içip içip orda burda taşkınlık yaptığında kimse "gençtir, eğlenecek tabi" demiyor..

neyse, gelelim ilk dönüm noktamız olan 19'a.. 29 yaş bunalımını düşünmek için çok gencim! o vakitler eğer hala bu blogda yazıyor olursam,  ruh halimi anlatırım..19.. ilk gençlik yıllarının son durağı.. bütün saçmalıkları yapabileceğin, yaptığın aptallıklar için, cahilliğinin arkasına sığınabileceğin son zaman dilimi..ne 17'deki gibi çocuk olduğun, ne 18'deki gibi pembe hayaller kurduğun, ne 20 gibi sudan çıkmış balığa döndüğün, ne de ondan sonrası için 30 yaş endişesi duyduğun bir yaş 19..gençliğin zirvesi, hem çocuk olabildiğin hem de birey yerine konulduğun yegane an!

aynı zamanda reşit olana değin kurduğun o binbir türlü hayalin de aslında bi halta yaramadığını anladığın ve deyim yerindeyse 18 yıllık hayallerinin birden bire yerle bir olduğu, hayatın gerçek yüzünü anlamaya başladığın yaş 19..

o halde iyi değerlendirilmeli ama nasıl.. işte esas bunalım sebebi burada ortaya çıkıyor.. yoksa bir derdin olmamalı yani değil mi? en güzel, enerjik olduğun çağda olmalısın..seni bu kadar kısıtlayan en basiti şu pazar günü evde oturmanı sağlayan-finaller haricinde- nedenin ne? neden dünyanın berbat bir yer olduğunu düşünüyorsun, ve de seni okuyan bir avuç insanın da içini depresif cümlelerinde meşgul ediyorsun..

çık git kızım.. (iç ses)

son derece saçma ve anlamsız bir insanım şu günlerde.. bütün eşyalarımı toplayıp en az bir sene başka bir ülkede yaşamak istiyorum..rahat mı batıyor bilmiyorum ama hayatım çok rutin ilerliyor.. ve geleceğe dair çok büyük endişelerim var..korkuyorum bi gün asla iyi bir yazar olamayacağımdan, başladığım hiçbir işi bitiremeyeceğimden, finalleri geçemeyeceğimden.. bakın 19 yaşında insana inceden bir tırsaklık da geliyor, hatta satır aralarından anlayacağınız üzre hafif bir saçmalama da..ayrıca itiraf etmeliyim ki yaşlanmaktan da çok korkuyorum, hafiften kırışan alnıma her gün masaj yapıyorum, annemin göz altı kremlerini aşırıyorum ve 16-17-18 yaşındakileri de çok kıskanıyorum..aslında 19 gençliğin zirvesi falan değil son basamağı! ohh işte söylemek istediğim buydu.. 20'den sonra hayat çabuk geçiyor, boyunun uzaması bile duruyor.. lanet olsun insan ömrü çok kısa.. onun da zaten 3-5 yılı işe yarıyor..

tabi bunu okuyan 19+'lar için söylüyorum ki, her yaşında kendine has ayrı bir güzelliği var ve

tekrar edin,

"en güzel çağımdayım!"

yaşlanmak da, olgunlaşmak da aslında güzel şeyler.. önemli olan her yaşı her zamanı dolu dolu, anlamlı bir şekilde, sevdiklerinle, seni sevenlerle geçirmek..

ve esas mesele de, yukarıdaki cümlenin azizliğine inanabilmek..

o vakit olayı çözmüşsün demektir..






6 Ocak 2012 Cuma

hayatın içindeki resim..



karamsarlığın dibine vurduğum bir gündeyim yine.. artık bütün perşembeler, cumalar da tıpkı çarşambalar gibi mutsuz, haftasonları huzursuz ve pazartesi ile salı da uğursuz geçiyor.. sorun, çarşambada değil yani anlayacağınız..bende.. benim ta içimde!

artık susuyorum, söyleyecek hiçbir sözüm kalmadı, dalkavuklara, yalancılara, umursamazlara, şöylelere böylelere, ona buna en çok da kadere..isyan etmek de çözüm değil, eldekinden de olmamak ümidiyle yaklaşıyorum o yüzden her şeye..

ingilizcemi geliştirmek için şarkılar dinliyorum şu sıralar..bugüne kadar adını çokça duyduğum efsanevi grupları araştırmaya başladım falan ama boş.. ne söylerse söylesinler, tsm'den aldığım o ruhu alamıyorum.. şarkı daha başlamadan, müzik başladığı zaman, rakı bardaklarının tıkırtısını duyuyor gibi oluyor insan..bir kadeh rakı hiç ingiliz birasının yerini tutar mı? şarkılar da öyle işte..

hayattaki en büyük korkum unutulmak oldu bugüne kadar..insanlara kendimi sevdirmek için uğraşmadım, sadece kalıcı olmaya çalıştım..başarılı olup olmadığım konusu tartışılır..ki bence başarılı olamadım..ama sorun kalıcı olmak değil, sorun başarılı olmak da değil, anladım! şimdi en büyük derdim, insanlara kendimi anlatmak..gerçi artık bundan da yoruldum..

lanet olası plağımda takılı bir şarkı var sürekli, sesini duymak istemediğim.. hep o çalıyor ve fonda hep aynı hüzün çalgısı..belki bir tutam da acı..evet acı, hayatın olmazsa olmazı! biraz da can sıkıntısı, işte bu işin esası!

nerde olduğumu biliyorum en azından bu konuda olayı çözmüşüm, ancak gel gelelim ki gemiyi yürütme konusunda, son derece vasat bir kaptanım..daha doğru dürüst suyun üzerinde durmayı bile beceremezken, okyanuslara açılmak senin neyine aptal gemicik, diyesim geliyor kendime..

hani bi de bazı çok akıllı insanlar vardır ya, kendilerini dünyaya ait hissedemezler de en sonunda gider kendilerini bir yerden atarlar..onlar gibi hissediyorum şu an kendimi, hiçbir fotoğrafa sıkıştıramıyorum resmimi.. ben her resmin kıyısında köşesinde görünen ancak hiçbir resmin ana temasını oluşturamayan bir insanım..

şimdilik sadece bir siluetim, karanlık bir gölgeyim, hani her resimde yarım yarım çıkmış biri var ya herkesin adını bildiği


işte o  benim!

en olmadı, bi gün kendi kameramı alıp, kendi resmimi kendim çekeceğim..

neden olmasın?